Türk Kahvesi (Murat Bardakçı)

“Bende var” demiyorum; ama dikkat ve titizlik keşke herkeste olsa. Bunlar şarttır. Bunlar olmadan olmaz ki! Bir İngiliz atasözü der ki: “Bir iş yapılacaksa en düzgün şekilde yapılmaya lâyıktır.”

Türkiye’de cumhuriyete karşı olan yoktur. Muhalefet veya eleştiri şahıslara yöneliktir. Cumhuriyet ile kimsenin bir problemi yoktur. Olması da zaten saçma sapan bir şey olurdu. Böyle bir problem hiç olmadı. 1924’te hilafetin de kaldırılmasından sonra cumhuriyete karşı en ufak bir hareket olmamıştır. Cumhuriyet benimsenmiştir ve yerleşmiştir. Rejim tartışmaları hep olmuştur. Bunlar demokrasi tartışmalarıdır, cumhuriyet tartışmaları değil. Ben böyle görüyorum. Dikkat ederseniz Türkiye’de tek bir cumhuriyet aleyhtarı hareket yoktur. İnkılaplara karşı bazı şeyler olmuştur; ama cumhuriyeti hedef alan şeyler değildir.

Resmî olarak 29 Ekim 1923’te yeni bir devlet kurulmadı. Cumhuriyet, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na bir cümle ilavesi ile ilan edildi: “Türkiye devletinin şekl-i hükümeti cumhuriyettir.” Daha önce meclis hükümeti vardı. İsmi konmamıştı. Cumhuriyet gibi bir şeydi; ama adı yoktu. Mesele şu: Türkiye devleti var; ancak idare şeklinin ismini konulmuştur.

Meclisin açılışı için Atatürk’ün Kur’an okutulması, hatimler indirilmesi, kurbanlar kesilmesi gibi talimatları vardır. 23 Nisan 1920’de açılan meclis resmen İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın devamıdır. İstanbul’daki meclis nasıl açıldıysa onun da öyle açılması gerekir. Hatta; “Buhari-i Şerif okutulacak” diyor. Bugün Buhari-i Şerif hiç okutulmuyor.

Atatürk eleştirilerinin sebebi bence kolaya kaçmaktır; çünkü İslâmî kesimden bazıları bilmeden konuşuyor. Benzer bir şey sol kesimde de var. Efendim hatasız kul olmaz. Herkesin muhakkak hatası vardır. I. Dünya Savaşı sonrası baktığınız zaman biz perişan bir durumdayız. Okullarda öğretilen aptal bir söz var: “Müttefiklerimiz yenilince biz de yenilmiş sayıldık.” Abuk subuk bir söz. Resmî işgal 3 senedir; ama İstanbul fiilen 5 sene işgal altında kalmıştır. Arkasından başlayan İstiklal Harbi kim ne derse desin çok büyük harekettir. Özellikle cumhuriyetin ilk yılındaki uygulamalar konusunda en fazla eleştirileri yapan benim; ama bunu belgeye dayanarak yaparım. Şunu da inkâr edemeyiz: İstiklal Harbi Mustafa Kemal’siz olmazdı. Atatürk olmasa biz perişan olurduk.

Safiye Ayla Türkiye’deki son hanım sestir. Ondan sonra gelmedi. Bir de şu var: Eski hocalar Türk müziğini erkek müziği kabul etmiştir. O dönemin hocalarının; “Güzel okuyor” dedikleri tek hanım Safiye Ayla’dır. Münir bey de aynı şeyi söyledi; ama Safiye hanım olunca herkes duruyor. Safiye hanım 75 yıldır okuduğu en basit şarkıyı bile konser öncesi çalışırdı. Bu işine saygıdır. Bu maalesef bugün bizim müzisyenlerimizde yoktur. “Musikide oldum demek öldüm demektir” denilmiştir. Müzisyeni, sanatçıyı devlet memuru yapıp maaşa bağlarsanız netice budur. Bugün Türk müziğinin gördüğü en büyük zararlardan birinin sebebi devlet korolarıdır ve radyolardır; çünkü bankamatik memuru yaptığınız vakit işini ciddiyetle yapmaz.

Yeni bir rejim kurduğunuzda kendinizi meşrulaştırmak için eski rejimi kötülersiniz. Bu işin doğasında var. Her yerde bu olmuştur. İnanç bakımından itikad konusundaki inkılaplarda da en ileri giden Fransızlardır. Biliyorsunuz Fransa’da Katoliklik bir ara yasaklanmıştır. Mantık (akıl) dini çıkmıştır. Meşhur Notre Dame Katedrali akıl tapınağı haline getirilmiştir. Türkiye’de ise Sultan Ahmed Camii’nin resim galerisi olarak kullanılması teklif edilmiştir. “Ama karanlık?” şeklinde itiraz edildiğinde; “Kubbeyi deleriz, ışık gelir. İçerisi aydınlanır” denilmiştir. Ve bu kabul ediliyor. Mimar Kemaleddin karşı çıkıyor. Türkiye’de bunlar yaşandı. Eski rejimi kötülemek için bazı şeyler yapıldı. Mesela Yıldız Sarayı kumarhane yapılmıştır. Bunlar oldu; ama önemli olan şu: Her inkılap, her yeni rejim heveslenip bir şey yapar; ama bunun belli bir süresi vardır. Ondan sonra o defter kapatılır, geçmişle kavga edilmez. Mevcut olan sistem devam eder. Bizde o defter kapanmadı. Biz tarihi geçmişle didişme ve cebelleşme çabası olarak görüyoruz. Atatürk meselesi, devrimler meselesi öyledir. O dönemde Türkiye’de çok büyük yanlışlar oldu; fakat artık bunları konuşmayı bitirmek lazım.

Gençliğimde tambur çaldığım için beni yobaz olarak görüyorlardı. Piyano çalsaydım devrimci, Atatürkçü olacaktım. Böyle saçma şey mi olur? Saz çalan o dönemler solcuydu. Şimdilerde ise saz çalana muhafazakar diyorlar. Türk müziği icra ediyorsunuz yobaz damgası yiyordunuz. Ne alakası var? Tutmayan tek inkılap musiki inkılabıdır; ama perişan etmiştir. İzini hâlâ yaşıyoruz.

Kur’an’ı Kerim’in Türkçe okunması kararından sonra sonra devlet kiliselere ayinleri Türkçe yapmaları için talimat vermiş. Efendim biz inkılap tarihini incelemedik. İncelenip yayımlanması lazım; ama hakaret etmeden. O bir devirdi ve geçti. Aynı şekilde Atatürk’ün de belgelere dayalı bir biyografisi yok. Ya; “Ah senin mavi gözlerin paşam” şeklinde ya da hakaret doludur. 

Bizde kelimenin sonuna yardımcı fiil takma merakı var. Bazı yerlerde şarttır tabii. Mesela telefon etmek. Telefonmak demeyiz. Su içmek. Sumak demeyiz. Ama okuma yapmak, bilmem ne yapmak nedir? “Ahmet bey giriş yaptı” ne demek Allah aşkına? “Ahmet bey girdi” desenize! Ben Türkçeyi severim. Dil devriminin en büyük zararı Türkçenin ahengini öldürmesi oldu. Türkçe çok ahengli bir lisandı. Bilmeyen bir yabancı dinlediği zaman müzik gibi gelirdi.

“Bir gecede cahil kaldık” lafı bizde slogan haline geldi. İnkılap bir gecede olmadı ki? Allah aşkına biraz okusunlar. 1927 Kasım’ındaki harf inkılabından aylar önce gazetelerin bir kısmı zaten Latin harfleriyle çıkmaya başlamıştır. 1 Kasım’dan önce iki dilde yayım yapılmıştır. Bunun hazırlığı aylar sürmüştür. Öyle bir gece falan değil. Bir de slogan da şu: “Mezar taşımızı okuyamaz hale geldik.” Zaten okuyamıyorduk ki! Bu devrim gerekli miydi? Okuma yazmayı kolaylaştırmak için evet gerekliydi; ama iki yazının birlikte öğretilmesi gerekirdi. Harf devriminin aleyhine konuşanların haklı oldukları çok nokta var; ama bazı konularda da bilmeden uyduruyorlar. Bir gecede cahil kalmadık; çünkü bizde okuma yazma oranı düşüktü. Okul sayısından okuma yazma oranı ortaya çıkmaz. Hiç tahsili olmayan harem ya da konaklardaki hanımlar okuyorlar. Osmanlı dönemindeki okur yazar oranını bilmiyoruz.

Harf inkılabından ziyade bence asıl zarar veren dil devrimidir. Siz 10.000 kelimelik Osmanlıcayı kesip biçiyorsunuz ve bugün gençlik 200 kelime ile konuşuyor; ama bu dil inkılabının en büyük zararı bence Türkçenin ahengini yok etmesidir. Takır tukur bir dil yaptık. Dedenizin anneannenize yazdığı mektubu okuyamıyorsunuz. Mezar taşı ihtisas yazısı olduğu için zaten okuyamazdınız. İki yazının bir arada olması lazımdı. Dil devrimi dili ve dolayısıyla düşünceyi mahvetmiştir. Dil devriminin pek farkında değiller. Hep onu harf inkılabına bağlıyorlar. İkisi başka şey; ama temelde aynı. Harf inkılabı tutmuştur, dil inkılabı dilin canına okumuştur. Atatürk bu inkılaptan vazgeçmesine rağmen devam ettirildi; çünkü bu işten para kazanacak adamlar var.

Bütün dünya ile aynı yazıyı yazmak için Harf devriminin yapılması gerekiyordu; ama kendi yazımızı bırakmadan ikisi bir arada gitmeliydi. Dil zaten kendini yenileyen bir şeydir. Gereksiz kelimeler falan giderdi. Dil devrimi bir dili öldürdü. Dil devriminin öyle şiddetli uygulandığı zamanlar olmuştur ki! Türkiye’de eski harflerle mezar taşı yaptırmak yasaktı. Adamları mezar taşı yaptırdı diye tutuklamışlar. Kaldırılmış Arap harfleriyle taş yaptırmak suçundan dolayı. “Onu babamız sağlığında yaptırmıştı. Daha o zaman Arap harfleri kaldırılmamıştı.” demişler de öyle yırtmışlar; ama o dönem dili öldürmüşler.

Atatürk; “Hasan Ali (Yücel)! Bana sıfırı anlat!” deyince Hasan Ali Yücel; “Sizin yanınıza ben…” demiş. Hasan Ali Yücel’in sûfî bir tarafı da var. Yenikapı Mevlevihanesi’nden. Hasan Ali Yücel’in; “Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz / Sen saçlarını serdiğin akşam seher olmaz” şeklinde bir bestesi de vardır.

[TVNET’teki 28.10.2018 tarihli Türk Kahvesi programında tuttuğum notlardır.]

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir