Türk Kahvesi (Mehmet Görmez)

Bilebildiğim kadarıyla aslında kahve din âlimlerinin din konusunda konuşurken ne kadar dikkatli olması gerektiğini ifade eden bir tarihe sahip. Bir âlimin bir şeye haram derken bin defa düşünmesi gerektiğini ortaya koyan bir konu kahve. 9. yüzyılda Şazelî tarikatının öncüleri tarafından gece ibadetinde zinde tutsun diye keşfedilmiş bir içecek. Oradan yaygınlaşıp Mısır’a geçince âlimler haram mı helâl mi tartışmasına girerler. Haramcılarla helâlciler kavgaya tutuşur. Bu kavgada ölenlere “kahve şehidi” diyenler de olur. Anadolu’ya geldiğinde tartışma bitmiştir. Anadolu’daki âlimler müsamaha ile karşılarlar. Dinde mübah alanı daraltmak haramı teşvik etmek manasına gelir. Onun için; “Eşyada aslolan mübahtır” şeklinde müthiş bir usul kaidesi vardır. Allah haram demedikçe, Hz. Peygamber haram demedikçe herhangi bir ilim adamının “bu haramdır” deme hakkı yoktur. Anadolu’da “bu mübah bir şeydir” dendiği için zannediyorum Türk Kahvesi denmesinin sebebi de helâlliğini ve mübahlığını Türklerden almış olmasından kaynaklanıyor. Tabi bu kahvenin Anadolu’da hiç tartışılmadığı anlamına gelmiyor. Kadızâdeliler hareketi kahve ile tütünü beraber değerlendirerek Anadolu’nun kahveye verdiği helâl sertifikasını ortadan kaldırmaya çalışmıştır.

Mâlumunuz olduğu üzere Ertuğrul Tekkesi Abdülhamid Han tarafından davet edilen Şazelî şeyhi Zafir Efendi için yapılmıştır. Şazelî tarikatının İslâm irfan geleneği içerisinde farklı bir bakış açısı var. Bütün tasavvuf meşrepleri nimetten uzak kalarak zühd içinde yaşamayı teşvik ederken Şazelîler nimete sahip olarak şükretmeyi öne çıkarmıştır. Kuzey Afrika’da ortaya çıkan bir tarikattır. Muhtemelen Afrika’da açlık ve sefalet olduğu için sabreden fakirlerden çok şükreden zenginlere ihtiyaç vardır. Şazeli tarikatı böyle bir yol açmıştır. Bizim bildiğimiz son meşhur mühtedilerin tamamı Şazelîlik üzerinden İslâm ile tanışmışlardır. Martin Lings, Abdülkadir es-Sûfî bunlardan birkaçıdır. 

Kahve keyfinin yaşandığı bir zaman diliminde belki ağır gelebilecek; ama ben bir hususu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Bilhassa şu sıralar herkes kahvesini yudumlarken kahvenin diyarını ki Peygamberimizin; “İman Yemenlidir, hikmet Yemenlidir” dediği Yemen’i unutmamak lazım. Maalesef bugün bütün insanlığın vicdanını kanatacak trajediler yaşandığı halde bizler de dahil insanlığın bigâneliği çok üzücü. Adı konmuş bir Şiî – Selefî savaşı yaşanıyor. Silah baronlarının depolarını tüketecek zamana kadar zannediyorum bizim ilgimiz oraya kapatılıyor. Medyamızda, dünyada hiçbir ilgi yok. Bu vesile ile Gazze’ye, Arakan’a, Pakistan’a, Suriye’ye, Irak’a asla bigane kalmamış, insanlığun vicdan yükünü omuzlayan milletimizin Yemen konusunda bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyorum. Yardım kuruluşları müşterek bir yardım kampanyası başlatabilirler. Yardım kampanyalarının sadece yardım toplama amacı yoktur. Toplumsal bilinci diri tutma ve bu savaşı sürdüren taraflara ders olma niteliği vardır.

Geleneksel medresen sisteminden bir hocam, modern akademide bir hocam oldu. Birisi 2013 yılında 110 yaşlarında vefat eden Mehmet Emin Er’di. Aynı zamanda şu anki adalet bakanımız Abdülhamit Gül’ün de dedesidir. Babamın da aynı zamanda ilk hocasıdır. Ben vefatına kadar kendisinden istifade etmem hiçbir zaman eksilmedi. Modern akademide ise hocam Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Türkiye’de hadis ilminin akademik manada kurucusu diyebileceğimiz Mehmet Said Hatipoğlu’dur. 1949 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi kurulunca tefsir, hadis, fıkıh gibi kürsüleri kuracak profesör bulunamadığı için Bosna’dan Muhammed Tayyip Okiç hoca getirilmiştir. Tayyip Okiç hoca bütün bu kürsüleri kurar ve O’nun; “Dört oğlum” dediği dört asistanı vardır: Talat Koçyiğit (Allah rahmet eylesin), Mehmet Said Hatipoğlu, Süleyman Ateş ve İsmail Cerrahoğlu’dur. Bu isimler Türkiye’de İslâmî ilimlerin akademik manada kurucularıdır. Bu iki hocamın yani Mehmet Emin Er ile Mehmet Said Hatipoğlu’nun iki farklı dünyası vardı. Biri klasik eğitim almış, hiç üniversiteye uğramamış. Birisi de akademide devam etmiş. Beni şaşırtacak şekilde ikisinin de eşyaya, kainata, varlığa aynı nazarla baktığına, aynı ilke ve prensiplere vurgu yaptıklarına şahit oldum. Birisinden daha çok tarihin ve geleneğin asaletini, birinden de akademik hassasiyeti ve ilmin onurunu almaya çalıştım. Benim hayatıma yön veren önce babam, sonra bu iki hocam ve diğer hocalarımdır.

Eşim Hatice hanım doğrusu eşin, yol arkadaşının eşine kazandıracağı her şeyi veren bir yol arkadaşı. Aynı zamanda ilimde de  yol arkadaşım oldu. Üç çocuğu okula gönderdikten sonra üniversite sınavına girdi ve ben fakültede asistanken bana üniversitede talebe oldu. Bu vesile ile biz artık her şeyimizi beraber okumaya ve yazmaya başladık. Yaptığım konuşmalarda, yazdığım yazılarda kimse bilmez ama mutlaka bir eseri vardır. Daha sonra “Hz. Âişe’nin Kur’an Tefsirine Katkıları” üzerine güzel bir yüksek lisans tezi hazırladı. Bütün gecikmeleri de benden kaynaklanmıştır. “Kur’an’da İkili Anlatım Sistemi” başlığı altında doktora tezi hazırladı ve bu eser yayımlandı.

İslâm rahmetinin gelişinden 14 asır sonra Müslümanların İslâm’ın temel kaynakları üzerinden tartışıp ayrışmaları usulü kaybetmekten kaynaklanıyor ki bu kabul edilebilir değildir. Bunun sebeplerini anlamalıyız. Hadis kaynakları modern zamanlara kadar ilim adamlarının okuduğu kitaplardı. Onların yönetimindeydi. İctihad edecek, fetva verecek âlimlerin kütüphanelerinde vardı. Halk kitleleri sadece Riyazü’s-Salihin gibi kitaplar okurlardı. Aslında hadis külliyatı dediğimiz külliyat 20-30 bin hadisten ibarettir; ama biz her isnadı hadis kabul ettiğimiz için 250.000’i aşkın rivayeti ihtiva eden devasa bir külliyat var. Bu külliyatı anlamak için çok ciddi bir birikime sahip olmak gerekiyordu. Metodoloji gerekiyordu. Eşzamanlı bu klasik oryantalizm şunu keşfetti: Kendi tarihlerinde İncil’in tercümesi Hıristiyanlığı nasıl farklı dinlere dönüştürdüyse bu hadis kaynaklarının da tercüme ve yaygınlaşmasının hadis çözümlemeleri üzerinden de İslâm ümmetinin çözüleceğini varsaydılar. Dünyanın pek çok yerinde pek çok oryantalist hadis üzerine çok ciddi araştırmalar yaptılar. Onların istediği olmadı; ama korkulan nispeten oldu. Müslümanlar bu külliyatı anlamakta, yorumlamakta, bir bütün olarak algılamakta zorlandılar. Aslında bu külliyatı ilk asrın birikimini bütüncül bir yaklaşımla, doğru bir usul ve metodolojiyle, deliller ve değerler hiyerarşisini doğru kurarak, dini ve kültürel olanı, âdet ile ibadeti, yerel ile evrenseli birbirinden ayırarak anlattığımız zaman hadis külliyatımızın kıyamet sabahına kadar hikmet hazinesi değerde olduğunu düşünürüm. Modern zamanlarda dinle hayat arasındaki ilişkiyi kurmakta zorlanan nesillerin içine girdiği girdaptır. Bir girdaptan ancak ilim ve hikmetle çıkılabilir diye düşünüyorum.

Dini olanla kültürel olanı birbirinden ayırma meselesi sünneti ve hadisi anlamak için çok önemlidir. Sünneti bir model olarak gelecek asırlara taşımanın yolu içindeki dini ve kültürel ögeleri birbirinden ayırt edebilmektir. Hiçbir peygamber kendi kavminin kültürünü evrensel bir dinin kuralına dönüştürmeye gelmedi. Bir dine girebilecek en büyük bid’at dinin indiği ortamdaki kültürel bir ögeye kutsiyet kazandırarak tarih sahnesinde bir kurala dönüştürmektir. Yerel ve evrensel hususları da birbirinden ayırmak gerekiyor. Sünneti peygamberimizin risalet misyonu çerçevesinde örnek alınsın diye yaptıklarıdır. Burada iki ekol çıkmıştır. Taklit edenler ve örnek alanlar. Taklit çabası sünneti asırlara taşımaz; ama örnek almak farklıdır.

Kâbe’nin etrafında tavaf yapan erkekler remel yaparlar. Üç şavtında kolunu çıkararak remel yaparlar. Say’da da hervele vardır. Son vefat eden sahabîlerden Ebu’t Tufeyl, İbn Abbas’a; “Senin kavmin Peygamberin remel yaptığını ve bunun sünnet olduğunu söylüyor” deyince İbn Abbas şöyle demiştir: “Remel yaptığı doğrudur; ama sünnet olduğu doğru değildir.” demiştir. Gerekçesini de şu şekilde izah etti: “Biz Hudeybiye’den sonra geldik. Kâbe üç günlüğüne verildi. Bize yukarıdan bakıyorlardı. Müslümanlar hasta hepsi olacak diye bir dedikodu yapılmıştı. Peygamberimiz de remel yapmamızı istedi.” Bir hoca Kâbe’deki görüntünün tüm dünyaya canlı olarak verildiğini dile getirerek; “Bizim burada daha fazla remel yapmamız lazım” dedi. Bunu söylediği zaman Bağdat’ın üzerine bombalar yağıyordu. Ben o zaman elime kalemi alıp; “Akılla Remel Ahlakla Hervele” diye bir yazı kaleme almıştım. Bizim eğer bir remel yapacaksak aklımızla, düşüncemizle, yeryüzüne yayacağımız düşüncelerle yapmamız lazım. Hervele yapacaksak da bunu ahlâkımızla, yeryüzüne taşıyacağımız merhametle yapmamız gerekiyor. Sünnet, Kur’an’ın içine nazil olduğu evdir. Bu evi asla yıkamayız. Neyin sünnet olduğu neyin olmadığı meselesi önemlidir.

Modern zamanlarda dini kültürden arındırma, saf din elde etme çabası beraberinde başka sorunları getirdi. Bu iddia ilk üç asrın kültürünü de din haline getirdi. Kendileri bununla dini sadece metinlere indirgediler. O metinlere yaptıkları yorumların da bir kültür olduğunu unuttular. Ayrıca ilk üç asrın bütün uygulamalarını da hiçbir eleştiriye tabi tutmadan din haline getirdiklerinin farkında olmadılar. Dinle kültür ilişkisi tabii bir ilişkidir. Dikkat etmemiz gereken şey o toplumun kültürüne ait herhangi bir ögeyi evrensel bir din haline getirmemektir. Dikkat edeceğimiz bir diğer husus daha var. Bir de dinin doğurduğu gelenekler ve kültür vardır. Kadızâdeliler; “Minareleri yıkalım” dedi. Bu, dine yapılabilecek kötülerden birisidir. Kültürü din haline getirmek ne kadar yanlış bir şey ise dini sadece modern zamanlarda kültürün bir ögesi ve ürünü olarak okumak o kadar yanlıştır. 

Şekli tamamen yok saymak yanlıştır; ama ruhu yok eden şekilcilik dinin reddettiği bir şeydir. Peygamberimiz (as) temizliği imanın yarısı kabul eden bir peygamber. Temizliğin ne olduğunu bilmeyen bir topluma günde beş defa diş fırçalamayı emretti. Efendimizin Medine’deki en büyük inkılaplarından birisi temizliktir. Peki biz bu temizliği, nezafeti, zerafeti taşıyabildik mi? Hayır. Ama misvakta ısrar ettik. Onun gayesi ile ilgili yorum yapana da anında sünnet düşmanı dedik. Ben Pakistan’da bir camide müşterek misvak kullanan Müslümanlara şahit oldum. Bunun izah edilebilir bir tarafı yoktur. Peygamberin imanın yarısı olarak kabul ettiği temizliği asırlara taşımak varken şimdi bunu yapmıyoruz. Ruhu ve şekli birlikte taşıyamıyoruz.

Roman okumaya kendimi ikna edemedim. İmam hatip lisesi sıralarında herkesin okuduğu pek çok romanı okudum; ama ben böyle kurgular yoluyla bir hakikate ulaşmayı çok geç buluyorum. Bu bir kusur olabilir. “Aman roman okumayın” demiyorum. Değerli dostumuz Mustafa Özel bir gün; “Allah kimseyi imandan, Kur’an’dan, romandan mahrum etmesin” dedi. O da beni ikna edemedi ben de onu ikna edemedim; ama bizim kuşağın okuması gereken edebî eserleri okudum. Mesela şiirde İsmet Özel’i okudum. Liseye geldiğimde beni ilk çarpan ise Sezai Karakoç olmuştur. Çocukken minbere çıkarılırdım. Merkezden gönderilen hutbe metinlerini de çok kuru bulduğum için Sezai Karakoç’un Sütunlar’ından hutbe metinleri ürettim. Daha ortaokul sıralarında onlar bana çok farklı bir ufuk verdi. Daha sonra da kendisiyle tanıştığımda da biraz o yazıların vehbî keşif tarafı olduğunu gördüm. Onları yazmak için topyekün İslâm medeniyetinin kaynaklarına ve geleneklerine vâkıf olmak gerekiyor. Ben çok fazla istifade ettim.

Suudi Arabistan ziyaretim sırasında o zamanki evkaf bakanı beni seksen kadar ilim adamı ile bir araya getirdi. İçeri girerken de şöyle dedi: “Senden özel bir ricam var. Biz bu kadınların araba kullanma fetvasını bu âlimlerimizden alamıyoruz. Siz şöyle sözün bir yerinde denk getirseniz de konuya girseniz.” Ben de konunun bir yerinde: “Türkiye’de bana Suud ulemâsının kadınların araba kullanamayacağına dair fetvayı nereden çıkardıklarını soruyorlar. Allah’ın helâl kıldığını neden haram kılıyorsunuz? Bunun ne zararı var?” Orada bir âlime baktılar. Vefat eden müftüleri Bin Baz’ın; “Kadınların araba kullanması caiz değildir; çünkü bu kötülüğe götürür” dediğini nakletti. “Kötülük ne?” diye sorduğumda sedd-i zerâ’i dediğimiz konular olduğunu söylediler. Bunun üzerine ben de şöyle dedim: “Kadınların araba kullanmadıkları zaman meydana gelecek kötülüklerden haberdar değilsiniz” Ben o gün kabul ettiremedim; ama daha sonra üzülerek belirteyim bir Amerika ziyareti sırasında kendilerinden bu istendi ve hemen genelge çıkarılarak kadınların araba kullanmalarına müsaade edildi. Sonra baktım ki âlimler de o gün söylediğim şeyleri söylemeye başladılar. Fetva noktasında bir söyleyeceksek bin düşünmek lazım.

Dijital dünya hiçbir bilgiyi usul terazisinde tartarak bize vermiyor. Dijital dünyaya dini bilgi yüklenmeye başladığı andan itibaren öne geçen unsur Körfez’in sermayesi oldu. Bütün dünya dillerine dini bilgi yüklendi. Herhangi bir dilden “İman, tevhid nedir?” diye sorduğunuzda; “Eşyanın hakikati nedir?” diye başlayan bir tevhid kitabı değil, “Kabir ziyareti caiz midir?” diye başlayan adı akaid olan başka bir kitap çıkıyor karşımıza. Bence şu anda bizim yaşadığımız bunalımın büyük sebeplerinden bir tanesi budur. Dijital dünyadaki bilginin % 80’i sorunlu bilgidir. Cehalet mühendisliği diye bir kavram vardır. Bu kavram insanları malumat yoluyla cahil bırakmaktır. Size çok bilgi yükler; ama bir netice çıkmaz. Bilakis bir bilgi kaosu oluşuyor. Bu da beraberinde idrak kaosunu getiriyor. Bugün bilhassa genç nesil ile bizim farklı bir ortamda yeniden konuşmamız gerekiyor. Herkesin cebinde şu anda. Dünya bilgi varlığının tamamı başkalarının elinde. Bu malumat yığını doğru bilgi getirmiyor.

Müslüman; eşyaya, varlığa, kainata ve insana rahmet nazarıyla bakan, iyilik adına kendisini bütün insanlıktan ve bütün dünyadan sorumlu kabul eden, adaletli ve ahlaklı insandır. “Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil’âlemîn” (Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik) derken sadece Peygamberimizin şahsı kastedilmiyor. İslâm risaletinin ve mesajının adı rahmettir.

[TVNET’teki 02.12.2018 tarihli Türk Kahvesi programında tuttuğum notlardır.]

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir