Türk Kahvesi (Alev Alatlı)

Ruslar sabah evden çıkarken eşikte şöyle birkaç saniye durup; “Ruhum bedene girmeden evden çıkamam.” derler. Benim de çok sevdiğim bir sözdür. Bu, ruhu bedenin içine koyup sokağa öyle çıkmak anlamındadır. “Dur! Ruhumu içime toplayayım çıkarız” demektir.

Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sini okuduktan sonra yurda dönmeye karar verdiğim şeklindeki bilgi doğru değildir. Ben zaten dönmüştüm. Cemil Meriç ile çok derin bir dostluğum vardı. Cemil Meriç’in kitabını ilk olarak Ülkücü bir arkadaşım getirmişti. Okuduğum günü hiç unutmuyorum. Şunun için unutmuyorum: Bunu yaşayan bir adam nasıl hayatta kalır diye telaşlandım. Satırlardan çok ağır, derin ve acılı bir kavrayış fışkırıyordu. Okurken heyecanlandığım iki isim vardır: Cemil Meriç ve Kemal Tahir. Benim Türk Edebiyatı serüvenim Kemal Tahir ile başladı. 

Benim gençliğimde hayırhah olan ideoloji sol’du. Bu Amerikan toplumu için de böyleydi, Türkiye için de böyleydi. Aslında sol lafı da yanlış. O bir liberal devrimci tavırdır. Bir takım şeylerin değişmesini istiyorsunuz; ancak sol benim içinde rahat edebildiğim bir şey değildir.

Sol olabilmenin kriterleri vardır. Bu kriterlere sâdık kalmazsanız o zaman adına sol denmez. Altı oka bir bakın. Hangi solda milliyetçilik oku olur? CHP kendine mahsus özellikleri olan bir partidir. Bu bağlamda da saygındır zaten. Dönemin koşullarına göre ülkeyi bir yere getirmek için kurulmuş bir şeydir; ama bugünkü altı oka bakın. Altı okun epey bir kısmını Ak Parti zaten aldı. Halkıçıyız diye ortaya çıkıyorsunuz. Peki Ak Parti ne? Milliyetçiyiz diyorsunuz. Eee Ak Parti ne? Gibi…

Cemil Meriç, yeryüzündeki insan serüvenini anlamaya çalışan bir insandı. Bunu yaparken taraf tutmaz, anlamaya çalışır, anladığını aktarmaya çalışırdı. Kendi Türk okurunun anlayabileceği üslupla anlatmaya çalışırdı. Cemil Meriç’in bir daha benzeri gelmedi, gelmez de. Okumuş olmak kolay değildir. Cemil Meriç, Batı Literatürü’nü gerçekten devirmiştir ve bugün bile anlaşılabilmiş değildir. Kendisi satır satır okunması gereken bir adamdır. Her bir cümlede bir mesaj vardır. Ağırdır, evrenseldir. 

Bir zamanlar Cemil Meriç’i Ülkü Ocakları gibi bir ekip konuşma yapması için davet etmişti. “Çıkıp bir laf et de etrafında toplanalım” baskısı vardı. “Voltaire’nin bir cümlesi ile durumu anlatmaya çalışayım” dedi: “Görmüyor musunuz? Sizi bir canavardan kurtarmaya çalışıyorum. Bir tane de kendim mi yaratayım?” İdeolojiyi ortaya koyduğunuz anda o artık bir canavara dönüşür. Bu açık. 

Aristo’da; “Olan değil, olması gereken tarihtir.”  şeklinde bir anlayış var. Olanı yazmıyorsunuz, görmek istediğinizi yazıyorsunuz. Görmek istediklerinizi topladığınızda o her zaman resmî tarih oluyor. Gerçekten olan, biten değil. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin yazılamama sebebi bence korkaklık. Belki de haklı bir korkaklık. Tarihi doğru yazdığınız zaman iyi ile kötüyü söylemeniz lazım; ancak Türkiye’de kötüyü söylemek çok zordur. Hepimizin bir sansürü vardır. Hele ki ölünün arkasından konuşulmaz. Ölünün arkasından konuşamadığınız zaman da tarih yazamazsınız. Olmaz. Bir de Türkiye burası. Kör ölür, badem gözlü olur. Biz kötüyü kapatıp ileri gideriz. Bence bu kötü bir hâl de değildir. Farklı bir kültür sadece. 

“Filistin denilen bir halk yoktur” denilen yerden bugünlere geldik. Bugün Filistin korkunç durumda; ama Filistin var. Filistinli bir hanımın benim için işlediği bir elbise vardır. Filistin ile alakalı bir haber programına o elbiseyi giyerek çıkmıştım. Filistin’in işgali benim için herhangi bir yerin işgalinden daha ağırdır. Bir hurafe üzerine kurulmuş, herkesin mış gibi yaptığı ülkedir İsrail ve bu kadar göz göre göre haksızlık çok ağır gelir bana. Filistin’in hâli beni çok üzer. Edward Said şöyle demişti: “Hiçbir Arap ulusu Filistin’e benzemez.” 

Sol demek değil; ama Batıcı demek daha doğru. Bence en kapsayıcı olan Batıcı kavramdır. Benim her zaman yaşadığım sıkıntı Batıcı olamamamdır. Sol olurum, o ayrı; ama Batıcı olamam. Çok fazla gördüm, çok fazla içinde yaşadım. Hiçbir şekilde aynı kazanda kaynayamayacağımı biliyorum. 

Kendimi en kötü ve en acılı hissettiğim zamanlarda hep türkü ile adam olurum. Bağlamaya olan dokunuşlar bana hep bu toprak üzerinde Türklerin ayak izleri gibi belir. Özellikle de “Aman aman Vehbim öyle böyle olur mu” türküsünü dinlediğimde “Türk milletine bu yapılmaz” diye bir sitem aklıma gelir. Ve biz ölürsek dünya size de kalmaz. Kütahya tarafına ait bir türküdür bu… “Türkü bilmeyen adamdan tarihçi olmaz” deyip kestirip atsam ne dersiniz? Buna belki ömrüm yetmez; ama sırf türküleri yan yana getirerek roman yazabilirim. İnsanoğlunun görüp de duyup da hissettiği her şey türküdedir. Tarih şiirsiz olmaz; ama edebiyatsız hiç olmaz. Tarih, tarihçilere bırakılmamalı. Bakın Osmanlı’yı düşünün. Fatih Sultan Mehmet’in Süleymaniye’deki o mütevazi türbesi Osmanlı’yı Zigetvar’dan daha iyi anlatır.

Ben şiirden anlamam; ama eskiden okurdum. Modernlerden Süreyya Berfe’yi beğenirim hâlâ. Mehmet Akif Ersoy’a söyleyecek hiç lafım yoktur. Şiir bana zor gelir; çünkü ben tek bir cümleyi karşımdaki doğru dürüst anlayabilsin diye uğraşan biriyim; ama şiir çok anlama çekilebilecek bir şeydir. Şiirin öznelliği bana çok zor geliyor. Şiir insanı değilim, düzyazı insanıyım.

Bizim gökyüzüne bakmayı unuttuğumuz bir dönem var. Ki biz Uluğ Bey’in torunlarıyız. Uluğ Bey, çıplak gözle 1022 tane yıldızı tespit eden adamdır. Fakat bizim başımızı yere eğdiğimiz bir nokta var. Bu büyük ihtimalle de Tophane’de Takiyüddin Efendi’nin rasathanesini yıkmamıza denk gelir. Saz, sazın sesi, gökyüzü, toprak bir bütündür. Mimari ve dini inançlarla da karışır. Kültür zaten hayattır. Şöyle düşünün: Bizim Anadolu mimarisi gökyüzünün resminin yere dökülmesi şeklinde yapılır. 

Kendimiz gibi olmaktan çıktığımız zaman “oynamak” zorunda kalıyoruz ve samimiyetsizlik başlıyor. Bana öyle geliyor ki samimiyetsizlik Türkiye’nin bugün de en büyük sorunlarından birisi. Birbirimizden sürekli realiteleri saklıyoruz. Bunu bir yere kadar anlarım. Karşı tarafından yapacak bir şeyi yoksa veya afişe etmemek için bu olur; ama göz göre göre olanın olduğundan farklı olduğunu düşünüyorum. Aristo Türkiye’de en fazla tercüme edilmiş adamdır. Aristo diye tutturduğumuz zamandan beri tarihi bile öykünerek yazıyoruz. Kendi tarihimizi değil, kendi tarihimizin olması gereken şeklini yazıyoruz.

Biz kültürü önce Türklere “satmak” zorundayız. Türkler kendi kültürlerinin farkında değil. Önce Türklerin kendi kültürlerini benimsemeleri lazım. Ben bu gidişatı hiç hayırlı görmüyorum. Türk Halk Müziği’nin yerlere yapıştığı bir yerde kültürden söz edemezsiniz. Eğer suni teneffüsle ayakta duruyorsa eyvah eyvah! Bu daha ne kadar böyle gider? Ve yerine ne koyabilirsiniz? Taklit hayat. Neşet Ertaş’ın yerine Türk bir heavy metalci koyamazsınız. Rock ya da pop müzik de koyamazsınız.

1890’dan 1900’lerin başına kadar Rusya’da klasik müzik yoktu. Nasıl geldi? Birisi Rus halk şarkılarını toplamayı akıl etti. Sizin Itrî gibi bir adamınız var; ama ben bir tek şarkıda arkada ezan fonu duymuyorum. Fellik fellik herkes camiden kaçtı. Başta kadınlar. Burada kimseye fatura kesme niyetinde değilim. Demek istediğim şu: Bu taklit hayatlardan bize hayır gelmeyecektir. Faşizan bir şeyden bahsetmiyorum. Başka şeyler de dinlenebilir; ancak bilinçli bir şekilde dinlenmesi gerekir. Açın televizyon kanallarını. Bir tek adam gibi müzik programı yok. TRT 3 hariç. 

Kültür dediğiniz şey saldım çayıra Mevlam kayıra bir iş değildir. Tabii bu dünya görüşünüzle de çok ilgili bir şey. Kendisini sevmeyen bir toplum haline gelmek çok tehlikeli. Marifetmiş gibi 280.000 gibi bilmem nereye kaçmış diye anlatıyoruz. Millet koştur koştur gidip Amerika’da doğuruyor. Ne rezilliktir o! Ne aşağılık bir şey! Trump’ın Amerikasına gidilip çocuk mu doğurulur?!  

Türkiye’nin bir Rönesans içinde olduğuna inanıyorum. Rönesans illâ da Batı’ya dönmek anlamında değil. Köküne dönen, kökünden bir şeyler alan, ileriye götürmeye çalışan, daha da önemlisi katılımcı. Buradan iyi bir şey çıkacaktır sonunda. Bizim bir tek memleketimiz var. Öyle olunca; “Nasıl kurtulacak bu Türkiye?” diye kafa yoruyoruz. Şair Nesimî; “Bu yar benim, kime ne?” diyor ya, biz de diyoruz ki: “Bu ülke bizim, kime ne?” Hesap vermekten de sıkılıyor insan. Zannedersiniz sevgili Batılı dostlarımız dünyayı çok güzel bir yere getirdi! Niye onlar gibi olmadığımız için sürekli bir mazeret üretmek zorunda kalıyoruz. Bunların okullarında okumuş olmanın verdiği fazladan bir ağırlık var bende. Onları daha iyi tanıdım. Kalkıp da Türkiye gibi bir ülkeye ahkâm kesmek bana çok küstahlık geliyor. 

Her zamanki yanlışlarımızdan birisi de bütüne bakmadan insanların hayatlarından bir şey çekip ona göre değerlendiriyoruz. George Orwell’ı herkes solcu zanneder. Hâlbuki böyle bir şey söz konusu değildir. Orwell üstelik CIA için çalışmış birisidir. 1984 romanında olduğu gibi faşizme dikkat eden ve bunu bilen bir adamdır. Böyle bir adamın; “Dünya 5’ten büyüktür” diyen bir adamın sırtını sıvazlamaması mümkün değildir. Çok ayrı kulvarlar gibi görünüyor; ama öyle değil.

[TVNET’teki 21.10.2018 tarihli Türk Kahvesi programında tuttuğum notlardır.]

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir