Reçete Kişiye Özeldir

Diyelim ki rahatsızlandınız ve doktora gittiniz. Doktor sizi önce iyi bir muayene etti. Muayene neticesinde de bir dizi ilacın yazılı olduğu bir reçete verdi. Sizinle aynı rahatsızlığı yaşayan birisi doktorun size yazdığı reçeteyi kullanabilir mi? Kullanamaz. Kesinlikle de kullanmamalıdır. Çünkü sağlık dünyasında şöyle bir prensip vardır: “Reçete kişiye özeldir.” Doktor o reçeteyi size özel yazmıştır. Bu sebeple yazılan ilaçların bedeninize olumsuz bir etkisi olmayabilir; fakat sizinle aynı dertten muzdarip birisi  muayene olmadan kalkıp da sizin için yazılan ilaçları kullanacak olursa kaş yapayım derken göz çıkarabilir. Peki bir soru daha: Diyelim ki bir doktor var ve her hastaya aynı reçeteyi yazıp gönderiyor. Böyle bir doktora güvenip kendinizi teslim edebilir misiniz? Hiç sanmıyorum. 

Buraya kadar söylediklerim aklınızın bir köşesinde dursun. Şimdi meseleyi bir başka noktaya taşımak istiyorum. Tasavvufî eserlerle haşır neşir olanlar mürşid-i kâmillerin genellikle doktora benzetildiğini bilirler. Tıp fakültesi mezunu bir doktor maddi hastalıklarımıza çare ararken, mürşid-i kâmiller de manevi rahatsızlıklarımızla alâkadar olurlar. Ve ona göre de reçete yazarlar. Tasavvuf yolundaki reçeteler de kişiye özeldir. Lâkin günümüz tasavvuf okullarının problemlerinden biri de gelen hastalara (sâlik) rahatsızlığının ne olduğu sorulmadan veyahut mürşid-i kâmiller tarafından muayene edilmeden reçete yazılmasıdır.

Gelen herkese aynı reçetenin daha doğrusu evrâd u ezkârın verilerek gönderilmesi gerçekten bir problem mi yoksa benim hüsn-ü kuruntum mu? Birazcık geriye gittiğimizde (tarih açısından) tasavvuf yoluna intisap edenlerin ahvâline uygun reçete yazıldığını görüyoruz. Tam da bu noktada şöyle bir itiraz gelebilir, gelmelidir: “Eskiden bir şeyh efendinin bin tane ihvânı vardı, şimdi ise öyle mi? Yüzbinlerce ihvânı olan şeyh efendiler var.” Elinizi vicdanınıza koyun ve öyle söyleyin dostlar. Böyle bir mantık olabilir mi? Bir doktorun hastası çok diye gelen her hastaya aynı reçeteyi yazıp göndermesini hangi akıl kabul edebilir? Böyle bir bahaneyi ben kesinlikle kabul etmiyorum. Günümüzdeki uygulama bu şekilde olduğu için maalesef bugün tasavvuf yolundan yeterince verim alınamamakta. Önceleri sâlikin itikâdî anlamda bir sıkıntısı varsa mürşidin tedavi yöntemi ona göre olurmuş. Şimdilerde bir şeyh efendiye intisap eden müride ilk olarak rabıtanın telkin edilmesi bahsettiğim problemin müşahhas bir örneğidir. Necdet Tosun’un şu sözleri de dediklerimi destekler mâhiyette: 

Ya‘kūb-i Çerhî müridi Ubeydullah Ahrâr’a Nakşibendî tarikatının âdâbını öğretirken sıra râbıtaya gelince bu usulü sadece kabiliyetli müridlere anlatmasını istemiştir. Bu bilgilerden râbıtanın o dönemde seçkin bazı müridlere tavsiye edildiği anlaşılmaktadır.

Velhâsıl günümüz tasavvuf mekteplerinin yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım husus üzerine eğilmeleri ve gereken önlemleri almaları gerekmektedir. Tasavvuf gerekli önlemler alınmadığı takdirde tehlikeli bir yoldur. Veli ise yol güvenliğini bilen insandır.

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir