Modern Dönem Münazara Anlayışı Üzerine Notlar

Münazara. Türkçe’ye pek benzemeyen bu kelime bir yerlerden tanıdık geliyor. Hafızamı yokluyorum. Durun, bir şeyler hatırlamaya başladım sanki. Ortaokul dönemi Türkçe dersi. Öğretmen tarafından öncelikle; “Çok okuyan mı bilir, yoksa çok gezen mi?” şeklinde popüler bir konu kararlaştırılır. Kimin hangi düşünceyi savunacağı yazı tura yöntemi ile belirlenir. Çok okuyanın değil de çok gezenin bildiğini düşünseniz bile yazı tura sonucuna göre düşüncenizin aksini savunmak zorunda kalabilirsiniz. Münazaraya dair zihnimde canlananlar bunlar.

Ortaokul yıllarında aşinâ olmaya başladığımız münazaranın aslında ne olduğuna dair bilgileri yıllar sonra öğreneceğim aklımın ucundan geçmezdi. “Münazarayı bilmekte ne var canım?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Ben de sizin gibi düşünüyordum. Ne zamana kadar mı? Matematik ve mantık alanlarındaki çalışmalarıyla tanınan Osmanlı âlimi İsmail Gelenbevi merhumun Risaletü’l-Adab adlı eserini dilimize kazandıran Talha Hakan Alp hocanın “münazara”, “mücadele” ve “mükârebe” arasındaki farka değindiği yazısını okuyana kadar:

Münazara, doğruyu ortaya çıkarmak amacı ile yapılan tartışmadır. Mücadele, sadece hasmı ilzam ve iskat amacıyla yapılan tartışmaya denir. Mükârebe ise, ne doğruyu ortaya çıkarmak ne de hasmı ilzam amacını taşımaksızın sadece büyüklük duygularının tazyiki ile hakikati kabullenmemektir. Münazara ilmi, tartışmaları münazara çerçevesinde tutup mücadeleye taşımalarını engellemek üzere geliştirilen bir ilimdir. Son derece şefaf ve objektif bir sisteme sahiptir. Bu sistem bir yere kadar istismar edilebilse de bir yerden sonra hakkı izhar amacının dışında bir şeyin müdafaa ve ispatına fırsat vermez. İlm-i cedel ise, “kendi konumunu ve fikrini muhafaza, karşı tarafın konumunu yıkma” mantığı üzerine oturduğu için onda tarafgirlik ön plandadır. (s. 12)

Şimdi sizlerden televizyon kanallarında her akşam şahit olduğumuz konuları ve konukları farklı; ancak tarzı hemen hemen aynı olan açık oturum tartışma programlarını gözünüzün önüne getirmenizi istiyorum. Getirdiniz değil mi? Ben de getirdim ve şöyle bir sonuca ulaştım: Konuyu saptırmak, muhatabın ileri sürmediği bir görüşü isnat edip onu mağlûp etmeye çalışmak, küçük düşürücü tavırlar takınmak, kesin delile dayanmadan bir takım iddialar öne sürmek, gerçek ayan beyan ortaya çıktıktan sonra dahi tartışmayı sürdürmek gibi bir takım olumsuz tavır ve durumların hâkim olduğu günümüz açık oturum televizyon programlarını münazara kategorisine dahil etmek kesinlikle mümkün değil!

Kimilerine göre münazara olarak kabul edilen; ancak şahsî kanaatime göre cedelden hiçbir farkı bulunmayan ve yalnızca reyting amacı güden açık oturum tartışma programlarına dair birkaç notu maddeler halinde paylaşmak istiyorum:

1. Münazarada kişiler naklettikleri görüşü kaynağına dayandırmaya mecburdur. Diğer bir ifadeyle, iddia sahibi iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Ortaya bir iddia attıktan sonra; “İspat etmek zorunda değilim. Bilmek zorunda değilim” şeklinde sözlerle iddiasını delillendir(e)meyen kişinin yaptığı “mugalata” veya “demagoji”den başka bir şey değildir.

2. Münazarada kişilere eşit süre tanınmalıdır. Lâkin, münazara soru-cevap şeklinde ilerleyecek olursa bu noktada taraflara eşit süre vermek adaletsizliktir. Muhatabına 10 dakika içerisinde 10 tane soru sorup karşı taraftan yine 10 dakika içerisinde bu soruları cevaplamasını bekleyen akademisyenler TV’lerde arz-ı endam etmektedir.

3. Münazarada talî konulara girilmemeli ve hedef saptırılmamalıdır. Muhatabın sorduğu soruyu cevaplamak yerine konuyu sulandırmak amacıyla sorulmayan soruya uzun uzadıya cevap vermek genel anlamda münazara âdâbına aykırıdır.

4. Münazara esnasında karşı taraf konuşurken pişmiş kelle gibi sırıtmak münazara âdâbına uygun olmadığı gibi, ikide bir “Senin bunu anlamaya aklın yetmez, çapın yetmez” gibi cümleler kurarak hiddetlenmek de uygun değildir. Sakin olmak ve muhataba saygı duymak münazaranın olmazsa olmaz kurallarındandır.

5. Münazarada tarafların birbirlerine soru sormalarından daha doğal bir şey olamaz. Sıkışınca; “Sen beni imtihan mı ediyorsun?” gibi sorularla kontra atağa kalkmaya çalışmak yenilgiyi kabullenmek anlamına gelir.

6. “Kendi çıkarları sebebiyle seyirciye hoş görünmeye çalışmak” olarak tarif edebileceğimiz tribünlere oynama hâdisesi münazarada asla olmaması gereken bir tavırdır. Münazarada aslolan hak ve hakikatin tarafsız ve son derece ciddi bir biçimde ortaya konmasıdır.

7. Münazara usul ve erkânını bilmeyen hiçbir kimseyle hiçbir konu tartışılmamalıdır.

Son söz olarak şunu söyleyebilirim: Münazara dediğimiz şey; “Falan filanı rezil etti. A kişisi B kişisini yerin dibine soktu. Bilmem kim bilmem kimi ezdi geçti. Falan şahıs, filan şahsı patates etti” gibisinden sokak ağzı ve jargonu ile ifade edilebilecek kıytırık bir ilim değildir.

Bilin istedim.

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir