Ehven-i Şerreyn Tercih Olunur (Mu)?

Osmanlı Devleti’nde 1868-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa’nın başında bulunduğu bir heyet tarafından hazırlanan ve daha çok borçlar, eşya ve yargılama hukuku esaslarını içeren Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin 29. maddesi der ki: “Ehven-i şerreyn tercih olunur.” Bunun anlamı şu: “Bir kimse iki şerden birisini işlemeye mecbur kalsa, hafif olanını işleyip diğerini terk eder.” İki şerrden daha hafif olanını seçmek, iki zararlıdan daha az zararlı olanı seçmek söylendiği kadar kolay bir şey mi? Bunun zannedildiği kadar kolay bir şey olmadığını düşünüyorum. Ne demek istediğimi muhtemelen anlamadınız. Ufak bir spoiler anlamanızı sağlayacaktır.

Barış Özcan’dan dinleyelim:

Size bir hikaye anlatmak istiyorum. Bir babayla oğlunun hikayesi. Baba bir demir yolu işçisi. Oğluyla her gün istasyondan ayrılan insanları izliyorlar. Çeşit çeşit insanlar. Gençler, yaşlılar, güçlüler, zayıflar, suçlular, masumlar, sevenler, sevdiğinden ayrılanlar… Bu babayla oğlunun gözleri önünde tek tek o trene binip istasyondan ayrılıyorlar. Babanın işi o istasyonda değil aslında. İleride trenin geçtiği bir köprüde çalışıyor. Onun altındaki nehirden bir tekne geçerken köprüyü açıyor ve tren gelirken de üzerinden geçebilmesi için onu kapatıyor. Sade bir yaşamı olan sade bir işçi. Oğlundan başka bir varlığı yok bu dünyada.

Bazen hiç sebepsizce bir hüzne kapıldığınız olur mu? Öyle zamanlarda en çok ihtiyaç duyacağınız şey sevdiğiniz bir varlığın yanınızda olmasıdır. İşte bu adamcağızın dünyada pek fazla bir şeyi olmasa da en azından hüzünlendiğinde onu neşelendiren bir çocuk vardır etrafında. İşte yine böyle hüzünlü/neşeli akşamlardan birinin sonunda babasına biraz daha destek olabilmek için küçük çocuk ondan bir şey ister: “Baba, yarın ben de seninle işe gelebilir miyim?” Kısa ve soğuk kış günlerinde oldukları için baba buna pek yanaşmaz. “Güneş erken batıyor, pek bir şey göremezsin.” “Olsun, el fenerimi alırım yanıma.” “Ama hava da çok soğuk, üşür hasta olursun.” “Ben de yanımda sıcak çikolata getirir, onunla kendimi sıcak tutarım.” Bu kadar ısrara dayanamayan baba “Peki o zaman” der ve ertesi sabah erkenden yola koyulurlar. Güle oynaya iş yerine varırlar. İş yeri dediğim o demir yolu köprüsü. Hani altından nehir akan. Babası oğlunu işte o nehrin kenarında balık tutması için bırakır ve kendisi de kontrol odasına gider. Yaklaşmakta olan bir tekne olduğu haberini alınca da köprünün açılmasını sağlar.

Bu hikayeyi Çek yapımı bir kısa filmde görmüştüm. Adı Most. Bu kelime Çek dilinde “Köprü” anlamına geliyor. Çocuğunu işe götüren demir yolu işçisi baba kontrol odasına giderek köprüyü kaldırmış ve altından teknenin geçmesini sağlamıştı hatırlarsanız. Normalde köprünün üstünden geçecek olan trenin gelmesine en az 1 saat olduğu için adamcağız gayet doğal olarak köprüyü kaldırıyor. Ama bazı günler tıpkı sizin sebepsizce bir hüzne kapıldığınız gibi trenler de sebepsizce erken ve hızlı hareket edebilir. Kırmızı ışıklarda durmayabilir. “Baba! Baba, baba! Tren çok erken geliyor!” Ve o tren çeşit çeşit insanı taşıyor olabilir. Gençler, yaşlılar, güçlüler, zayıflar, suçlular, masumlar… “Baba! Tren çok erken geliyor!” Ve baba her şeyden habersiz işini yapmaya devam edebilir. Herşeyden habersiz trendeki diğer insanlar gibi… Böyle şeyleri yaşamadan test etmek ne kadar gerçekçi sonuçlar verir bilemiyorum. Ama hikayemizde trenin her zamankinden erken geldiğini nihayet anlayan baba bir şeyi daha fark ediyor. Sesini babasına duyuramayınca oğlu köprüyü elle kapatabilmek için harekete geçmiştir. Fakat dengesini kaybederek düşer ve köprüyü açıp kapatan çarkların arasına sıkışır. Baba kontrol odasından hem düşen çocuğunu hem de son sürat yaklaşmakta olan treni görür. Eğer koşup çocuğunu kurtarırsa köprü açık kaldığı için tren, içindeki yüzlerce yolcusuyla birlikte sulara gömülecektir. Eğer köprüyü kapatıp onları kurtarmaya çalışırsa oğlu köprünün kapanmasını sağlayan çarkların arasında kalarak feci bir şekilde hayatını kaybedecektir.

Böyle bir durumda siz olsanız ne yapardınız?

[Barış Özcan’dan iktibas burada sona erdi.]

“İki şerrden daha hafif olanını seçmek, iki zararlıdan daha az zararlı olanı seçmek söylendiği kadar kolay bir şey mi?” derken ne demek istediğimi anladınız mı? Yazının başında bahsettiğim Mecelle kâidesini Barış Özcan’ın bahsettiği olaya uygulamaya cesaretiniz var mı? Bir tarafta trende yolculuk eden onlarca kişi, diğer tarafta babasından başka kimsesi olmayan 8 yaşındaki bir çocuk… Kâideye göre onlarca kişinin hayatının kurtulması için çocuğun (maalesef başka bir seçenek olmadığı için) feda edilmesi gerekir; ama çocuğundan başka kimsesi olmayan bir babanın böyle bir durumda evhen-i şerreyni tercih etmesini beklemek ne kadar doğru? Oturduğumuz yerden ahkâm kesmeye benzemiyor, değil mi?

Allah kimseyi böyle bir tercihte bulunmak zorunda bırakmasın. Âmin!

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir