Bir İlim Olarak Tasavvufun Doğuşu ve Usûl Üzerine

Ben bir öğretmenim ve her yıl ilk derste öğrencilerime söylediğim şeyler var. Her yıl bıkmadan usanmadan öğrencilerime söylediğim cümleleri sizlere de söyleyeceğim: Zaman, mekân, ihvan…

Zaman konusunda söylediklerimin özeti şudur: Meşhur herkesin bildiği cümle. Zamanın hakkını vermek. Vakti iyi değerlendirmek. Buradan hareketle doktorlardan öğrendiğim bir cümleyi de ilave ederim: İnsan beyninin hücreleri 20’li yaşlarla birlikte zirve yapıyor. Beynimizde böyle bir yapı var. Daha sonraki yıllarda yavaş yavaş azalmaya başlıyor. Hızlı azalma olunca başka problemler çıkıyor. Siz bir zirveyi yaşıyorsunuz. İltifat olsun diye söylemiyorum. Fiilen olan durum bu. Bunun hakkını verebilmek mesele. Bu şuurla günümüzü, gecemizi değerlendirmek. Çünkü bunun tekrarı yoktur. Böyle bir zaman dilimindesiniz.

Zaman kadar mühim bir konu da mekândır; çünkü mekân olmadan insanı yetiştirmek mümkün olmuyor. Bu bulunduğunuz mekânın da hakkını vermeniz gerekiyor. Buradan tarihe uzanıyorum ve diyorum ki göçebe toplumların hiçbir zaman tam olmadı. Sebebi mekân meselesidir. Ana sebeplerinden biri budur. Çünkü göçebe toplumların daimi mekânları yok. Eğitim istikrar istiyor. O istikrarla birlikte birtakım güzelliklerin alışverişi gerçekleşiyor. Bu konuyu yıllardan beri söylerim; fakat son birkaç yıldır buna bir şey daha ilave ediyorum: Suriyeli yaşıtlarınız var. 10 yıl önce Suriye’ye gidip Şam’daki o güzel binalarda yaşayan Suriyeli yaşıtlarınıza; “Siz 10 yıl sonra bu nimetleri kaybedeceksiniz. Başka ülkelere göç edeceksiniz” deseydiniz inanırlar mıydı? Herhalde inanmazlardı. Türkiye’den gelen gençlerin rüya gördüklerini düşünürlerdi. Konuyla irtibatlandırarak diyorum ki: Suriyeli gençler mekânlarını kaybetti. Onun için eğitimleri tam değil. Türkiye onlar için okullar açıyor. Allah razı olsun. Ama Suriyeli gencin eğitimi oradaki eğitim gibi olamaz; çünkü mekânını kaybetti. Mekân çok mühim. Onun için bu binaya kum, çakıl ve çimentodan ibaret bir yer gibi bakmayın. Bu bina başka bir şey. 

Mekânı da bitirdik, geldik ihvana. Bu ihvan Mısır’daki ihvan değil. Buradaki ihvan üstadlar demektir. Buradaki kardeşlerden maksat tasavvufî manada mürşidlerdir. Mürşid olmadan, muallim olmadan olmaz. Zaman kadar mühim. Mekân kadar mühim. Muallim ne demek? Veya mürşid ne demek? Aslında tecrübe aktarımı demek. Biz hocalarımıza tecrübeleri dolayısıyla muhtacız. Bizim kapasitelerimiz hocalarımızdan daha güçlü olabilir; ama şu an için biz bir konuda 0 kilometredeyiz. O da tecrübe. Tecrübe, üstadlar çok mühim. Çünkü tecrübelerini bize rızâ-yı bâri için sunuyorlar. Aslında bu dünyanın en değerli şeyini bize karşılıksız sunuyorlar. Muhteşem bir şey. Bunun da kadri kıymeti bilinmeli. Bu yaşlarda beyin gücümüzün en güçlü olduğu dönemlerde bu nimetlerin farkına varmamız gerekiyor. Hocalarımız bunun için çok mühim.

Allah, insan, peygamber. En başta bunlar var. Sonra kitap, mü’min ve yorum var. Bu yorum çok mühim. Yani insanın katkısı var. Bu kitapla birlikte başlayan bu ilahi metinle birlikte başlayan bir yolculuk var. Bu yolculuk esnasında insanların bu ilahi metne katılımı ve bu ilahi metnin ona söylediklerinin söylenmesi, yazılması, çizilmesi. Kitapla ilgili yine bir üçlü terim söyleyeyim: Ümmü’l-Kitab (Kitapların Anası), Ümmü’l-Kur’a (Şehirlerin Anası), Ümmü’l-Müessesat (Kurumların Anası). Sonuncusu ile Medine’yi kastettiğimi anladınız. Mescid-i Nebevî bütün ilimlerin ve kurumların anası. Kainatın Efendisi’nin mübarek elleriyle kurulan bir kurum ve mekân; fakat bu mekân altı kum, üstü hurma dallarıyla örtülü. Mescid-i Nebevî’nin fonksiyonlarını hatırlayın. Dolayısıyla ilimlerin başlangıç noktası olarak da bendeniz öyle düşünüyorum. Tohum oradadır. İlimler ne zaman oluştu, ne zaman gelişti? Bununla ilgili birçok şey biliyorsunuz. 

Tasavvuf nerede, ne zaman, nasıl oluştu? Bu soruya cevap ararken bendeniz yine oradan başlıyorum. Tasavvuf kelimesi çok sonra ortaya çıkan bir kelime. Kur’an’da da hadiste de böyle bir kelime yok. Daha sonra bir şekilde ortaya çıkacak ve İslâm medeniyet yelpazesinde mühim bir rol oynayacak. Şu anda meşhur olan adı sonradan verilmiş; ama bütün ilimler gibi onun da tohumu Mescid-i Nebevî’nin içinde. Aslında Hz. Peygamber döneminde hiçbir ilim bünyeleşmiş değildir. Bugün hadis ilmi denince aklımıza gelen şeylerin hiçbiri o zamanlarda yok. Bu ilimler sonraki yüzyıllarda büyüyüp gelişmişlerdir. Ama hepsinin tohumu orada. Bu tohuma ister Cibril hadisi ister başka bir ayetle bakın neticede müstakil ilimler zaman içerisinde oluşmuştur. Bunlardan biri de şüphesiz tasavvuftur. Ortada ilahi bir kitap, insanların bu kitaba bakışı, insanların bu kitaptan bir şeyler alışı, bu alışları tabir caizse birilerine satışı var. Kitapla böyle bir ilişki kuruluyor. Bu ilişkiler sebebiyle bildiğiniz ekoller, mektepler, mezhepler, meşrepler, tarikatlar oluşuyor. Bunlar Hz. Peygamber ile başlayan şeyler değil tabii. Hz. Âdem ile başlayan şeyler. Yani oradaki kitap kelimesini Hz. Âdem ile de başlatabilirsiniz. Hz. Âdem’den beri insanoğlunun bu ilahi metinlerle ilişkisi var ve bu ilahi metinlere karşı söyledikleri ve ondan anladıkları var. Bu, insandan insana değişiyor, kişinin yetiştiği ortama göre değişiyor, aldığı kültüre göre değişiyor. Ve neticede bugün bizim adına mezhepler ve tarikatlar dediğimiz farklı yollar meydana geliyor. İslâm yüz şeritli bir otoyoldur. Bu şeritlerden birinin adı tasavvuftur. Tasavvuf kendi içinde yüz şerittir. Mezhepler de böyle. Aslında bu ucu bucağı olan bir şey değil; ama zaman içerisinde özellikle mezhepler sınırlandırılıyor. Tarikatlarda böyle bir şey yok. Dolayısıyla bu bize düşünce rahatlığı getirmeli. “İslâm tek şerittir, o da benim şeritimdir” şeklinde bir görüşe saplanıyoruz bazen. Bu yobazlıktan kurtulmak için böyle bir formül arz ediyorum. Mezheplerin varlığı aslında çeşitliliğimizin belgesi. Tarikatların çokluğu aslında meşreplerimizin belgesi. Tek meşrepli, mezhepli bir dünya yok. Mezhebi teke indiremezsin. Bu fıtrata aykırı bir şey. Bize düşen ise farklı mezhep ve meşrep sahibi kimselerin ne söylediğine, nasıl söylediğine bakmaktır. Rol mü yapıyor; yoksa kalbinin ortasından mı konuşuyor? Bunu merak etmemiz lazım. Yoksa kimsenin bu yolları teke indirme gücü yok.

Bugün Hıristiyanlığın mezheplerini genelde hepimiz biliyoruz; ama Hıristiyanlığın tarikatlarını unutuyoruz. Şu anda Hıristiyanlığın tarikatları mezhepleri gibi faal. İstanbul’da şu anda çok canlı Hıristiyan tarikatları var. Tarikatları kaldıramazsınız, yok edemezsiniz. İslâm tarikatları da böyle. Ne yazık ki Cumhuriyet döneminde yapılan hatalardan biridir. Yasaklamakla bu işin halledilebileceği düşünüldü; ama olmadı. Ne oldu? Yara daha da büyüdü. Problemler daha da çoğaldı. Niye? Çünkü kontrolden çıktı. Tasavvuf dünyasında çok yanlışlar, gaflar var; ama bunun yolu yasaklamak değildir. Şimdi dönmeye çalışıyoruz; ama dönmek de kolay değil. Bugün dünyada anlaşılan din ve vicdan hürriyetinde insanların mezhepleri kadar tarikatları da hür ve serbest olmalı. İnsanın mezhebine karışamadığın gibi tarikatına da karışamazsın. Dünya bunu böyle algılıyor. Biz bazen o konuda yanlış yapıyoruz. İnsanların din ve vicdan hürriyetine müdahale ediliyor. Tasavvuf dünyası ile ilgili bir yanlışımız budur. İkinci yanlışımız ise tasavvufî cemaatlerin o yüz şeriti tek şerite indirip yürümeleridir. Dolayısıyla mezhepler ve tarikatlar bizim yaratılışımızın tabii neticeleridir. Çok doğal olarak bakmak lazım. Mezhep ve tarikatların hepsi sizin fikrinize uymaz. Ona da katlanacaksınız. Ben diyorum ki yüz şeritin sağında ve solunda olmak üzere iki kırmızı çizgimiz vardır. Bu kırmızı çizgiler de farzlar ve haramlardır. Eski ulemâ mezhepler konusunu tartışırken şöyle bir tasnif getirmiş: Hak mezhepler, bâtıl mezhepler. O günkü anlayışlar dikkate alınarak kendine göre kırmızı çizgiler çizmişler. Kelâmda da var, fıkıhta da var, tasavvufta da var. Hak tarikatlar, bâtıl tarikatlar. Hangisi hak hangisi bâtıl? Burada da ciddi bir problem var. Zamana, zemine, coğrafyaya göre değişiyor. 

Osmanlı’da 17-18. yüzyılda yazılan bir eserde Mevlevîlik bâtıl bir tarikattır. Mesela 19-20. yüzyılda yazılanlarda böyle bir şey yok. O risaleyi yazan adamın kanaati o. Demek ki o yüzyılda Mevlevilik ile ilgili bazı şeyler çok sert bir biçimde tartışıldığı için adam kendine göre bir tasnif yapmış ve Mevleviliği oraya koymuş. 2019 yılında da bir tasnif yapılsa insanlar kendilerine göre bir tasnif yaparlar. Peki bu işin altından nasıl çıkacağız? Demin bir şey söyledim. Bunların ne dediğini anlamak lazım. İslâm dünyasında hak-bâtıl gibi sert köşeli tasnifler olduğu gibi daha rahat, serbest tasnifler de var. Yol sahiplerinin hiçbirini peşinen mahkum etmeden anlamaya çalışmak lazım. Çünkü o yolların devamı bugün de bir şekilde devam ediyor. Bu insanla alakalı bir konudur ve kıyamete kadar devam edecek. Bugün de Bâtınîyye ekolüne dahil edebileceğimiz insanlar var. Her ne kadar adına öyle demese de. Bizim vazifemiz onları anlamak ve bugüne dair söyleyebileceğimiz bir şey varsa onu söylemek. Yani bugünkü insanları da bir anlamda ikaz etmek.

Bütün renkliliğine göre tasavvuf bizim coğrafyamızın, kültürümüzün, dünyamızın bir eseridir. Tasavvufî ahlak, tasavvufî eserler, tasavvufî düşünce bu kültürün düşüncesi. Artısıyla eksisiyle bize aittir. Reddedemeyiz. Sen zararlı görürsün itersin, bir başkası ondan bir başka feyz alabilir. Dolayısıyla kültür tarihimize daha soğukkanlı bakabilmeliyiz. Akademik ahlak biraz da budur. Mezhep, tarikat konusuna daha soğukkanlı ve rahat bakabilmek. Bazen bunu kaçırabiliyoruz. Yani dünkü tarihe soğukkanlı bakma ahlâkını edinmek gerekiyor. Bunun için tecrübeli hocalarımıza daha dikkatli bakmak ve oradan yürümek gerekiyor.

İslâmî ilimlerin birbirleriyle alışverişleri ile ilgili de bazen çok katı düşünüyoruz. Yani kelâm ilminin başka hiçbir yöne kaymayacak gibi kalın, katı, çizgilerle yürüyen ilim dalı. Felsefe ve tasavvufu da böyle değerlendiriyoruz; ancak böyle değil. Çünkü insan böyle değil. Burası bu kadar kalıpçı değil aslında. Biz o hale getiriyoruz. Bu yobazlığın günahı bize ait. İlhamı delil olarak kabul etmeyen bir âlimin de ilhamsız yaşaması mümkün değildir. Akıl dediğimiz şeyin sezgiyle alışverişi olmadan olur mu? Bana göre olmaz. Bunlar insanî melekeler. Nakil, akıl, ilham konularında sert tartışmalara girmeye gerek yok. Mesela selefîlerde olduğu gibi yüzde yüz nakil olması da mümkün değil. Mutlaka belli dozda akıl olacak. Olmaması mümkün değil. İlham. Allah istediğine öğretir mi? Öğretir. Niye ilham bilgi kaynağı olmasın ki? Beş duyu bilgi kaynağıdır. Eyvallah. Beş duyu bilgi kaynağı oluyor da ilham bilgi kaynağı olmuyor! İnsanın bütününe baktığınız zaman bunların geçişken olduğunu görürsünüz. Biz kalın perdeler çekiyoruz. Halbuki bütününe bakmak gerekiyor. Düşüncenin haritasını karşımıza çıkarmalı ve zevkle seyretmeliyiz. Bizim tarihe bakışımızda da ciddi problemler var. Bazen göklere çıkarıyoruz bazen yerin dibine indiriyoruz. Buna hakkımız da yok böyle bir vazifemiz de yok. Tarih olmuş bitmiştir. Alabileceksek ondan ders alacağız. Bir insanı düşüncesinden dolayı kâfir ilan etmek kadar yobazlık olabilir mi? Tekfir etmek gibi bir vazifemiz yok. Bir derviş der ki: “Yiğitlik bir insanı kâfir ilan etmek değildir. Eğer gerçekten yiğitsen bir kâfiri Müselman eyle!” Tarihe bakışımızdaki problemlerden biri de bu. 

Sülemî, Ebû Bekir Verrak’tan şöyle bir söz nakletmiştir: “Fıkıh ve tasavvufsuz kelâm kişiyi zındıklığa götürür. Fıkıh ve kelâmsız tasavvuf da insanı bid’at çukurlarına götürür. Kelâm ve tasavvufsuz fıkıh da insanı fasıklık noktasına götürür.”

[Prof. Dr. Mustafa Kara’nın 05.01.2019 tarihinde İDE’de verdiği konferansta tuttuğum notlardır.]

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir