Bilim, Akıl ve Vahiy Üzerine

usluer.net isimli görsel olarak çok beğendiğim blogunda yayınladığı yazılarını ilgiyle takip ettiğim ve “keşke daha çok yazsa da okusak” diye düşündüğüm İsmail Usluer’in; Bilime, Akla ve Vahye İnanın başlıklı son yazısını okurken yazıdaki bazı yerler üzerinde bir şeyler karalamayı düşündüm; fakat oldukça uzun bir yorum olacağı için yazıdaki düşünceleri müstakil olarak değerlendirmenin daha doğru olacağına kanaat getirdim.

Yazının başlığında yer alan kelimelerin veya kavramların (bilim, akıl ve vahiy) sırası açık konuşmak gerekirse dikkatimi çekti. Kavramların bilerek mi yoksa tamamen rastgele bir şekilde mi bu sırayla yazıldığını bilmiyorum; ancak bir Müslümanın zihninin arkaplanı iman edilecek hususları önce bilim, sonra akıl, sonra da vahiy şeklinde sıralıyorsa orada bir sorun var demektir.

İsmail Usluer şöyle diyor:

Günümüzde İslamiyet ve bilimin birbirine zıt kavramlar gibi aksettirilmeye çalışıldığı aşikar. Bunu yapanların çoğunun işine böyle geliyor çünkü. Böyle yapıyorlar ki düşünmeyelim, sorgulamayalım, gelişmeyelim, ot gibi yaşayalım. Ne diyor peygamber efendimiz; ilim Çin’de de olsa gidip alınız. Ama biz ne yapıyoruz? “Yahu bunlar batının icatları canım, ne gerek var, otur namazını kıl sen.” diyoruz. Sabahtan akşama kadar Kuran’ı Kerim’i Arapça okuyup anlamamanın bizi cennete götüreceğini düşünüyoruz. Sorgulayan insanlara inançsız etiketini yapıştırıyoruz. Sonra da hak dine değil de anne babamızın öğrettiği dine inanıyoruz.

Günümüzde İslâm ile bilimi birbirine zıt kavramlarmış gibi göstermeye çalışanlar arasında; “Yahu bunlar Batı’nın icatları canım, ne gerek var, otur namazını kıl sen.” şeklinde bir düşünce yapısına sahip insanlar muhakkak vardır. Buna itiraz edemem; ancak İslâm ile bilimin birbirine zıt şeyler olduğunu iddia eden insanların kahir ekseriyetinin dinle (sadece İslâm da değil!) problemi olan kişiler olduklarını görmek zor mu? Google’a “Kur’an’daki bilime aykırı apaçık hatalar” yazın. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” şeklindeki söz doğrudur; ancak bunu Hz. Peygamber’e izafe edemem. Bunun yerine Allah Resûlü’nün (s) şu hadisini delil olarak kabul ederim: “Hikmet, değerli bilgiler müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.” (Tirmizi, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 17) İlgilenenler şuracıktaki birkaç dakikalık videoyu izleyebilir.

İsmail Usluer yazısına şöyle devam ediyor:

Bilimi sözde din alimleri hep öcü gibi gösterdiler bizlere. Bilim senin neyine, otur namazını kıl sen dediler hep. Bu yüzden dünyadaki müslümanların hali ortada. Bu yüzden Filistin’de yaşamını yitiren el kadar bebeğin hakkını savunamıyoruz. (Ama kınıyoruz efendim diyorsanız çarpıya basıp siteden çıkış yapabilirsiniz.) Bu yüzden elin adamı, papazı için senin ekonomini yerle bir edebiliyor. Çünkü sadece dinlerine körü körüne bağlanmamışlar, bilime önem vermişler, gelişmişler. Ve geliştikleri için de senin ülkenin üzerinde söz sahibi olabiliyorlar. Batının köpeği olalım demiyorum, batı nasıl bu kadar gelişmiş, batı bu kadar gelişirken doğu nasıl bu kadar gerilemiş onu araştıralım diyorum sadece. Zamanında Ali Kuşçu gibi, İbni Sinâ gibi, Mimar Sinan gibi müslüman bilim insanları tarihi şekillendirirken, ben de müslümanım, namazımı kılıyorum işte deyip bir köşeye çekilmeyelim. Şayet neden bu duruma geldiğimizi araştırmadan ot gibi yaşamaya devam edersek bir halt olamayız.

Bilimde geri kalmamızın sebebinin sözde din âlimleri olduğunu düşünmüyorum; çünkü biz din âlimlerini çok da dinleyen bir toplum değiliz. Namaz kılın, faize bulaşmayın diyen din adamlarına ne kadar kulak veriyoruz? Sırf din âlimleri bilimi tu kaka gösterdi diye bilimde geri kaldığımızı düşünmek bana hiç mi hiç inandırıcı gelmiyor. Bunun başka sebepleri de var elbette. “Batı bilime önem verdiği için gelişti, biz ise bilime gereken değeri vermediğimiz için bu haldeyiz” demek de yanlış. Batı, İslâm dünyasını kan gölüne çevirmiş ve hâlâ da çevirmeye devam ediyor, kalkmışız; “Bizde niye bilimsel faaliyetler yok?” diye soruyoruz. Faturayı da din âlimlerine kesiyoruz. Ali Kuşçu, İbn Sina ve Mimar Sinan gibi isimleri yetiştiren müesseseleri ilga etmişiz, “Niye artık Mimar Sinan’lar yetişmiyor?” diye soruyoruz. Sorguluyoruz; ancak sorularımız ciddi anlamda arızalı.

İsmail Usluer; “Sabahtan akşama kadar Kuran’ı Kerim’i Arapça okuyup anlamamanın bizi cennete götüreceğini düşünüyoruz.” dedikten sonra bir sonraki paragrafta şöyle diyor:

Diğer bir konu ise Allah’ın bize bahşettiği o beyni sanki süs niyetine kullanıyoruz. Sor gu la mı yo ruz. Hiçbir şeyi hem de. Halbuki biraz aklımızı kullansak Kuran’ı Kerim’i Türkçe okuyup anlamanın, Arapça okuyup anlamamaktan doğru olduğunu anlayacağız. Birazcık, sadece birazcık aklımızı kullansak, evimizin baş köşesinde asılı duran o kitabı putlaştırdığımızın farkına varacağız. Çocukken, her yaz Kuran kursuna gönderdi ailem beni. Gittiğim hiçbir Kuran kursunda, hocaların, Kuran’ı Kerim’de yazanları açıklamak gibi bir amaçları olmadı. Neden? Neden bana kitapta yazan ayetler, benim anlayacağım şekilde anlatılmadı? Neden bana Türkçe dua edebileceğimiz de ben çocukken söylenmedi? Allah Arapça dışında edilen duaları kabul etmiyor muydu? Kuran’ı Kerim’i defalarca kez hatmetmek yerine veya televizyonlarda güzel Kuran’ı Kerim okuma yarışması yapmak yerine veya evimizin baş köşesine asıp ölene kadar orada asılı kalması yerine, baştan sona kadar anlayacağımız şekilde okusak ve okuduklarımıza göre yaşasak böyle mi olurduk? Özellikle bu konuda toplumumuzdaki cahilliğe fazlasıyla kızgınım. Kuran’ı Kerim’in anlamadığımız bir dilde okunması aklımızı kullanmadığımızın sadece bir örneği. Namazın ne anlama geldiğini sorgulamak yerine namazda şekilciliğe verdiğimiz önem, İslamiyet’in kadına verdiği önemi bilirken, peygamber efendimizin cennetin annelerin ayakları altında olduğunu söylerken hala kadınları toplumdan dışlamamız, kız çocuklarını okula göndermememiz, amellerin niyetlere göre olduğunu bilirken acaba şunu şöyle yapsam sevap olur mu diye düşünmek aklımızı kullanmadığımızın diğer örnekleri.

Bu paragraf pek çok farklı meseleyi ihtiva ettiği için eleştirilerimi maddeler hâlinde zikretmek istiyorum:

1. Akıl Meselesi: Bazı kitaplarımızda şöyle bir cümle geçer: “Aklı olmayanın dini yoktur.” Bunun anlamı şudur: Dinen sorumlu sayılabilmenin şartlarından biri akıl sahibi olmaktır. Bu yüzdendir ki deliler sorumlu değildir. Akıl gerçekten büyük bir nimet; fakat bu nimetten istifade edebilmek için akıl – vahiy ilişkisini doğru anlayabilmek şart. Hz. Ali’nin çok beğendiğim bir sözü var: “Din, akılla olsaydı, mestin üstünü değil de altını mesh etmek gerekirdi. Çünkü kirlenen kısım mestin üstü değil altıdır.” Akıl, dini meseleleri anlamaya yardımcıdır. Bir şeyin doğru mu yanlış mı, helâl mi haram mı olduğuna akıl karar veremez. Nasıl versin ki? Akıl objektif değil sübjektif bir kriterdir. Taşlardan bir kısmının Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlandığına (bkz. Bakara, 2/74) bir Müslüman olarak ben iman ederim; ama bir ateist; “Jeoloji uzmanları araştırdı, taşların yuvarlanma sebeplerini saptadı. Bir taşın Allah korkusundan yukardan aşağı düşmesi mantıksız. Taşın o mekânda durmasını sağlayan fiziksel şartlar ortadan kaybolunca taş yuvarlanır, korksa da korkmasa da” diyebilir. Alın işte somut bir örnek. Taşlardan bir kısmının Allah korkusundan yukardan aşağı yuvarlanması bence akla uygun iken bir ateist için akla aykırıdır. Kur’an-ı Kerim’de pek çok kere zikredilen; “Akletmez misiniz?” suali bizleri yanıltmasın. Zira akletme fiili Kur’an’da beyne değil kalbe nisbet edilmiştir. (bkz. Hac, 46)

2. Kur’an-ı Kerim’i Türkçe Okumak: Kur’an nedir? TDV İslam Ansiklopedisi Kur’an-ı Kerim’in tanımını şu şekilde vermektedir: “Kur’an, Allah tarafından Cebrâil vasıtasıyla mahiyeti bilinmeyen bir şekilde son peygamber Hz. Muhammed’e indirilen, mushaflarda yazılan, tevâtürle nakledilen, okunmasıyla ibadet edilen, Fâtiha sûresiyle başlayıp Nâs sûresiyle biten, başkalarının benzerini getirmekten âciz kaldığı Arapça mûciz bir kelâmdır.” Kur’an-ı Kerim’i istesen de Türkçe okuyamazsın. Çünkü Türkçe okuduğun zaman o okuduğun şey artık Kur’an değil meâldir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır; “Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?” demiştir. Kur’an Allah kelâmıdır, meâl ise beşer ürünüdür. Meâlin Allah kelâmı olduğunu düşünüyorsanız o zaman size şu soruyu sorarım: Piyasadaki 200’ün üzerindeki meâl var. Bu da demek oluyor ki 200’ün üzerinde  (size göre) farklı Allah kelâmı var. Hangisini neye göre tercih ediyorsun? Diğer bir mesele de şu: Kur’an salt bir bilgi” kitabı değildir. Öyle olsaydı anlamadan okumanın hiçbir anlamı olmazdı. Kur’an okumak anlamını bilmeden dahi olsa bir ibadettir. Anlamı bilinerek okursa (mêal okumaktan bahsetmiyorum!) elbette nur üstüne nur olur; fakat “Anlamını bilmediğin şeyi okumanın faydası yok” demek kimin haddine? 

Amellerin niyetlere göre olduğunu bilirken; “acaba şunu şöyle yapsam sevap olur mu?” diye düşünmek İsmail Usluer’e göre aklımızı kullanmadığımızın bir göstergesi. Sevgili İsmail! Bu yazdıklarından ben şunu anlıyorum: Düşün ki bir kişi talebe okutmak, fakir ve fukaraya yardım etmek için parasını faize yatırıyor. Gördüğün gibi bu kişinin niyeti son derece hâlis. Niyeti hâlis olduğu apaçık belli olan bu kişinin yaptığının sevap olduğunu mu düşünüyorsun? Yoksa yazdıklarını ben mi yanlış anladım?

Paylaş:

Bilim, Akıl ve Vahiy Üzerine” için 2 yorum

  • 9 Mart 2019 tarihinde, saat 15:34
    Permalink

    Öncelikle blogların mevcudiyeti günden güne azalırken blogumu takip edip, yazdıklarımı önemseyip bir de üstüne yazdığım yazıya cevap niteliğinde bir yazı yazmanız beni çok mutlu etti hocam. Teşekkür ederim.

    Yazıyı yayınladıktan hemen sonra başlık hakkında yaptığınız eleştiriyi alacağımı tahmin etmiştim aslında. Vaazını dinlediğim hocanın anlık olarak kurduğu cümleyi direkt nakletmek istedim. Bu yüzden sıralamada herhangi bir art niyet söz konusu değil.

    İslamiyet ile bilimin birbirine zıt olduğunu söyleyen kişiler hakkındaki eleştirinizde aslında aynı şeyi düşünüyoruz. Bunu yapanlar ne kadar dindar gibi gözükse de aslında tamamen dini dar kişiler veya dinle alakası olmayan kişiler. Bunu yapanların tamamı müslüman diye bir söylemim yok ama yazımda bu konuda eksikliğim olmuş olabilir.

    Batının gelişmesi elbette ki bilime verdiği önemle doğru orantılıdır. Batının, İslam dünyasını kan gölüne çevirmesinin tek sebebi ise müslümanlar olarak batı kadar gelişemememizdir. Gelişemememizin tek sebebi de tabii ki din alimleri değildir. Farklı etkenler de sayılabilir. Fakat yazdığım yazı spesifik bir konu üzerinde olduğu için eleştirimi bu yönde yaptım. Aksi takdirde neden müslüman bilim insanlarını yetiştiren müesseseler kaldırıldı gibi soruları da sormamız lazım kendimize. Çok geriye de gitmeye yok aslında bu gibi sorular için; vakti zamanında Erbakan Hoca’nın Gümüş Motor projesine ne olduğu da sorabiliriz mesela. Bu eleştirinizde de aynı görüşteyiz aslında.

    Kuran’ı Kerim’i Türkçe okumak eleştirinize gelince de sizinle bir miktar aynı fikirdeyim sadece. Kuran’ı Kerim’in çevirisi yapıldığında Arapça dışında karşılığı olmayan, okunulduğunda tam anlamını vermeyen bölümlerin olduğunu biliyorum fakat buradan Kuran’ı Kerim’i sadece Arapça okumalıyız anlamını çıkartamıyorum maalesef. Sorup, soruşturup, bilen insanlardan yardım alarak ne yazıldığını anlayabiliriz diye düşünüyorum. Arapça bilerek okumanın diğer dillere istinaden daha doğru olduğu konusunda sizinle hemfikirim. Yalnız burada şunu belirteyim, gerçekten Arap dilini bilerek okumaktan bahsediyorum, Kuran kurslarında kelimelerin anlamını bilmeden öğrendiğimiz Arapça’dan bahsetmiyorum.

    Son eleştirinizi ise doğru bulmadım hocam. Bir müslüman asla faizi veya diğer haram olan şeyleri savunmam tabii ki. Sonunda iyi bir şey olsun ama bu iyiye giderken kötü bir şey yapılabilir anlayışının yanlış olduğunu elbette ki biliyorum. Buna namaz üzerinden örnek verebilirim; mesela namaz kılarken eller bilekten mi bağlanmalı yoksa koldan mı gibi şeylerden bahsettim orada. Elbette ki burada da bazı kurallar mevcuttur. Ameller niyetlere göredir ama amuda kalkarak da namaz kılınmaz. Bu örnekle kendimi anlatabildiğimi düşünüyorum.

    Yanıtla
    • 9 Mart 2019 tarihinde, saat 21:58
      Permalink

      Değerli yorumunuz için çok teşekkür ediyorum.

      Bloglarda yazılar kaleme alıyoruz; fakat zaman zaman derdimizi daha detaylı anlatmadığımız için muhataplarımız tarafından yanlış anlaşılabiliyoruz. Bu yorumunuzun sizin daha iyi anlaşılmanıza katkı sağladığını düşünüyorum. Vakit ayırıp hakkınızdaki düşüncelerime tek tek cevap verdiğiniz için bir kere daha teşekkür ediyorum. İhmal ettiğimiz bir farz olan düşünme eylemini bu gibi vesilelerle daha iyi yerine getirebileceğimiz kanaatindeyim.

      Selaâmetle.

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir