Beowulf

Beowulf…

12 asır önce yaşamış, adı sanı bilinmeyen (unknown) bir şair tarafından kaleme alındığı tahmin edilen önemli bir eser…

Bir nevi İngiliz Edebiyatı’nın “start”ı…

Elimize geçen en önemli ve en uzun Eski İngilizce şiir olan Beowulf’un bugüne geliş serüveni hiç de kolay olmamış:

“Angle’ların VII. yüzyılda İngiltere’ye beraberlerinde getirdikleri bu destan, ancak üç yüz yıldan sonra kaydedilmişti. Aradan bir yedi yüz yıl daha geçtikten sonra, eski yazmaları toplamaya meraklı olan Sir Robert Bruce Cotton’ın kitaplığında böyle bir destanın bulunduğu konusunda bir söylenti yayılmıştı. Derken o kitaplıkta bir yangın çıkmış, Beowulf’un kül olmasına ramak kalmıştı. Şimdi British Museum’da korunan yazmanın birçok sayfasının kenarlarında yanık izleri vardır hala. Eski İngiliz edebiyatını değerlendirirken, bu edebiyatın tümünün değil, ancak birkaç örneğinin elimize geçtiğini; elimize geçenlerin Anglo-Sakson şiirlerinin en iyileri mi, yoksa en kötüleri mi olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimizi; üstelik de bunların başı sonu olan tam şiirlerinden değil, bölük pörçük parçalardan oluştuğunu göz önünde tutmalıyız.” (bkz. İngiliz Edebiyat Tarihi)

Prof. Dr. Mina Urgan’ın “Beowulf” üzerine söylediklerini önemsiyorum:

“Eski İngiliz edebiyatının Hıristiyanlaşmadan önceki döneminin en ünlü ürünü ve İngiliz edebiyatının ilk epik şiiri Beowulf’tur. Üç bin dizeden fazla tuttuğu için bir hayli uzun olan bu destan, X. yüzyılın sonlarına doğru kaydedilmiştir. İçinde sadece Beowulf ve “Judith” adlı başka bir şiir bulunan yazma yanma tehlikesi geçirmiş ve İngiliz edebiyatı uzmanları ancak XVIII. yüzyılda böyle bir şiirin var olduğunu öğrenmişlerdir.

Beowulf, Germenler daha İngiltere’ye gelmeden, büyük bir olasılıkla VIII. yüzyılda adı bilinmeyen bir ozan tarafından söylendiğine ve VII. yüzyılda geçen olayları daha doğrusu o çağın folklorunca benimsenen masalları anlattığına göre, Avrupa’nın en eski destanıdır. Ne garip ki, İngiliz edebiyatının ilk epik şiirinde ne İngiltere’nin sözü geçer, ne de İngilizlerin. Danimarka ve İsveç’te olup bitenler anlatılır ve Beowulf bir Geat, yani bir Güney İsveçlidir. İskandinavlar o sıralarda putlara taptıkları için, Beowulf’u okuyanlar bu destanda Hristiyanlığa neredeyse yetmiş kez değinilmesine bir hayli şaşarlar haklı olarak.

Beowulf nice zaferler kazanan Danimarka kralı Scyld Scefing’e bir övgüyle başladıktan sonra cenaze töreninde Scyld’in ölüsünün silah ve kıymetli eşyalarla dolu bir gemiye götürülüp engine nasıl salındığını, bu geminin ne olduğunu hiç kimsenin bilmediğini anlatır. Scyld’in torunu olan ve destanda önemli rol oynayan Hrothgar ise, artık yaşlanmış olan değerli bir savaşçıdır. Deniz kıyısındaki Hereot adlı, her bir yanı altınla bezenmiş görkemli sarayında, yakınları ve soylu dostlarıyla birlikte uzun süre mutlu yaşamış, şölenler vermiş, ozanların şarkılarını dinlemiştir. Ama günün birinde, Kabil’in lanetli soyundan gelen korkunç bir canavar, bataklıklardan çıkıp Hereot’a karşı saldırıya geçmiş, on iki yıl boyunca her gece Hereot’a gelmiş ve her gelişinde otuz kişi öldürmüştür.

“Great-frame, great-heart” (yüce beden-yürek) diye betimlenen yiğit Beowulf, Hrothgar’ın başına gelen fekaleti duyunca, onun yardımına gitmeye karar verir. On dört arkadaşıyla birlikte bir tekneye binip Hereot’a varır. Yaşlı ve dertli Hrothgar, Beowulf’u sevinçle karşılar. Onu sofrasına buyur eder. Hrothgar’ın eşi Kraliçe Wealhtheow, kendi eliyle konuklara içki sunar. Ancak, Danimarka Kralı’nın yakınlarından Unfert, Beowulf’un ününü kıskandığı için, bir yüzde yarışında rakibi tarafından yenildiğini ileri sürerek, ona kara çalmaya kalkar. Ama Beowulf bunun bir yarış değil, bir yüzme gösterisi olduğunu; bir arkadaşıyla birlikte, deniz canavarlarına karşı kendilerini koruyabilmeyi öğrenmek için, ellerinde kılıç, sırtlarında zırh, soğuk kış denizlerinde beş gün beş gece yüzdüklerini övünerek anlatır. Sonra da Unferth’e bir taş atar; onu suçlayan bu adam gerçekten yiğit olsaydı, canavarların Danimarka’yı kasıp kavuramayacağını söyler.

Hrothgar adamlarıyla birlikte, gece geç vakit yatmak üzere başka bir binaya gittikten sonra, Beowulf’un arkadaşları uykuya dalarlar. Beowulf ise, Grendel’in gelmesini bekler. Grendel’in karşısında silahların etkisiz kaldığını duyduğu için, kılıcını bir yana bırakmıştır, bileğinin gücüne güvenmektedir sadece. Şairin, “eşi görülmedik gece korkusu” diye sözünü ettiği Grendel’in de, Beowulf’ta görülen öteki canavarların da ne biçim oldukları anlatılmaz. Ancak bir iki ayrıntı verilerek, ozanı dinleyenlerin hayal gücüne bırakılır onların korkunç görünüşleri. Ne var ki, Grendel’in tam ne biçim olduğunu bilmediğimiz için, bu gizemli yaratık kapıları kırarak saraya dalınca, duyduğumuz dehşet büsbütün artar belki de. Uyuyan yabancı savaşçıları görür görmez, gözleriyle alev gibi yakan korkunç bir ışık saçan Grandel’in yüreği güler. Onlardan birini kaptığı gibi kemiklerini dişleri arasında çatır çatır kırar, damarlarındaki kanı içtikten sonra, adamın tüm bedenini yer. Derken elini, uyuduğunu sandığı Beowulf’a uzatır. Ama Beowulf onun kolunu kıskıvrak yakalar. Korkuya kapılan canavarın kaçmaya kalkması boşunadır. Çünkü “the strength of thirty others” (otuz kişinin gücü) vardır Beowulf’un elinde. Uyanan öteki savaşçılar Grendel’in üstüne çullanırlar. Ne var ki, insan eliyle yapılmış hiçbir kılıç bu canavarı yaralayamaz. Sonunda Grendel kolunu Beowulf’un elinde bırakarak, ölmek üzere inine kaçmak zorunda kalır. Beowulf da canavarın koskocaman kolunu sarayın duvarına asar.

Kral Hrothgar, kraliçe ve saray halkı, sevinç içindedirler ertesi sabah. Beowulf’un zaferini kutlamak için büyük bir şölen verilir. Kralın iki oğlunun arasına oturtulan Beowulf’a, kraliçe kendi eliyle mücevherler sunar. Grendel’in anası, oğlunun öcünü almak için Hereot’a bir baskın yapar; Hrothgar’ın soylu arkadaşlarının birini kapıp, suların dibindeki mağarasına götürür, orada öldürür.

Bu ikinci düşmanı da yenmeye kararlı olan Beowulf, Hrothgar’ın adamları ve kendi savaşçılarıyla birlikte, Grendel’in anasının inini bulur. Yalçın kayalar ve kasvetli bir ormanla çevrili korkunç bir göldür orası. O uğursuz suların üstünde alevler görülür ve hayvanlar bile o gölden öyle korkarlar ki, av köpeklerinin kovaladığı cerenler o sulara dalmaktansa, kıyıdaki köpekler tarafından parçalanmayı yeğ tutarlar. Eski İngiliz şiirine özgü gizemli tehlikelerle dolu, karanlık ve kasvetli bir doğanın varlığı, Beowulf’un birçok yerinde görülür; ama destanın en güzel yerlerinden biri olan bu parça ayrıca çarpıcıdır. Sulara tek başına dalan Beowulf, gölün ta dibinde olan mağaraya inebilir. İçine suların giremediği, bir köşesinde ateş yanan gizemli bir yerdir orası. Adını bilmediğimiz, ozanın “the great sea-demon woman” (büyük deniz şeytanı kadın) diye tanımladığı Grendel’in anasıyla Beowulf arasında ölesiye bir çarpışma başlar. Beowulf’ın kılıcı kırılır bir ara. İnsanların yaptığı bir silah böyle bir canavara karşı etkisizdir. Beowulf başka bir kılıç bulur. O büyülü kılıçla ilkin Grendel’in anasının başını, sonra da ölü Grendel’in başını keser, Grendel’in kanı öyle zehirlidir ki, mağaranın dibindeki suları kaynatır, büyülü kılıcı bile eritir; o dev kılıcın ancak sapı kalır Beowulf’un elinde. Grendel’in kesik başıyla suyun yüzüne çıktığı sırada, Hrothgar ile adamları onu ölmüş sanarak Hereot’a geri dönmüşlerdir. Danimarkalılar, Beowulf’un zaferini duyup da Grendel’in kellesini görünce çok sevinirler ve onları kurtaran adama candan bir gönül borcu duyarlar. Karşılıklı uzun söylevler verilir. Hrothgar, Beowulf’a sevgisini dile getirir. Kendi ülkesine dönmeye hazırlanan Beowulf da, gereğinde Danimarka Kralı’na yardım edebilmek için, her an oraya gelmeye hazır olduğunu bildirir.

Destanda bundan sonra anlatılanların, Beowulf’un bu iki serüveniyle hiçbir ilgisi yoktur. Ölen amcasının yerine kral olan Beowulf, elli yıl süreyle hüküm sürmüş yaşlı bir adamken, bir hazineye bekçilik eden, bir ateş bulutu içinde havalarda uçan korkunç bir ejderha, ülkesine musallat olur. Ateş saçan soluğuyla her bir yanı ve bu arada Beowulf’un sarayını yakar. Beowulf yaşlılığına karşın, bu ejderhayı alt etmeye kararlıdır. Yanına on bir adamını alarak ejderhayı alt etmeye kararlıdır. Yanına on bir adamını alarak ejderhayı bulur. Çarpışma sırasında kral ağır yaralanınca, adamları dehşete kapılıp kaçarlar. Bunlardan ancak Wyglap, yaşlı Beowulf’un imdadına yetişir, ejderhayı öldürmesine yardım eder. Ölesiye yaralanan Beowulf, ejderhanın ininde bulduğu hazineyi, altınları, mücevherleri halkına bağışladıktan sonra bir vasiyette bulunur: Ölüsünün deniz kıyısında,ta uzaklardan geçen gemilerin bile görebilecekleri yüksek bir odun yığınının üstünde yakılmasını ister.

Görüldüğü gibi Beowulf iki masaldan oluşmaktadır. Ama gerçekçi ayrıntılarla doludur bu masallar. Beowulf doğaüstü yaratıklarla çarpışırken bile, bu çarpışmalar gerçekmiş izlenimi veren bir biçimde anlatılır. İngiltere’ye yerleşmeden önce bu İskandinav kabilelerinin nasıl yaşadıkları, ahlak açısından hangi değerlere inandıkları konusunda da bilgi verilir. Ne var ki, Beowulf bir İlyada değildir elbette. Şiirin yapısı ve anlatımı ilkeldir. Destana adını veren kişinin, Grendel’in, Grendel’in anasının ve ejderhanın karşısındaki yiğitliği anlatılmaktadır sadece. Bu üç yiğitlik örneği de birbirine benzemektedir aslında. Üstelik daha kısa olabilecek bir şiir, konudan uzaklaşarak, uzun söylevlerle bir hayli şişirilmiştir. Gelgelelim Beowulf, yaşlılığında bile yılmayan bir insanı yücelten bir destan olarak canlılığını ve etkileyici gücünü korumaktadır gene de.”

[Mina Urgan’dan yapılan alıntı burada bitti.]

“Beowulf” hakkında bu kadar mâlumatın İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencileri için yeterli olacağını düşünüyorum. Daha fazlası için Funda Tunçdöken’in yazdığı Dede Korkut Hikayeleri ile Beowulf Destanında Yer Alan Toplumsal Hayata Ait Motiflerin Saptanması ve Karşılaştırılması başlıklı yüksek lisans tezine bakılabilir.

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir